.png)
Dünya tarihini konu alan televizyon programları bugüne kadar daima Avrupa perspektifiyle yapıldı. Dünyanın dört bir tarafındaki izleyici kitlelerinin bakışı uygarlığın gerçek doğum yerinden, yani Orta Doğu’daki iki nehrin arasından başka yerlere çevrildi.
Günümüzde dünyaya egemen olan ticari pazar, adalet, medeni haklar, sanatsal ifade ve tek tanrıya ibadet gibi kavramları bu olağanüstü bölgeye borçluyuz.
Bu dizi, uluslararası televizyonda ilk defa olmak üzere, bu kavramların dünya çapında yayılmasına vesile olan destansı anlatımları dünyanın gerçek merkezinden kaynaklanan yeni bir bakış açısıyla gözler önüne sermektedir.
PROF. DR. BEKİR KARLIĞA (Proje Müellifi)
JOHN MILIUS (Yürütücü Yapımcı)
Senarist, film yönetmeni ve yapımcısı olan John Milius (11 Nisan 1944 St. Louis – Missouri) Güney Kalifornia Üniversitesi’nde Sinema ve Televisyon bölümünde okurken 1967’de bir öğrenci filmi yarışmasına katılarak ilk filmi I’m So Bored ile birinciliği kazanmış ve film kariyerine bu vesileyle başlamıştır. Milius’un ortaklaşa yazdığı ve yönettiği filmler arasında Apocalypse Now (Kıyamet), The Hunt for Red October, Big Wednesday, Dillinger ve The Wind and the Lion gibi eserler bulunmaktadır. 1984 yılında yönettiği ve çok tartışılan Red Dawn filmi ise ABD’nin Sovyetler Birliği tarafından istilasını konu etmektedir. Yönettiği Conan the Barbarian ile döneminin başarılı gişe filmleri arasında yer almış ve o dönemde az tanılan aktör ve vücut geliştirmeci Arnold Schwarzenegger’i bir star haline getirmiştir. Milius aynı zamanda, Jaws filmindeki USS Indianapolis monologunu yazdı, Saving Pirate Ryan’ın açılış ve bitiş sahnelerindeki asker mezarlığı sahnelerini Spielberg’e tavsiye etti ve “Make my day” ve “Do you feel lucky?” gibi Dirty Harry filmindeki replikleri kaleme aldı. Ayrıca, The Big Lebowski filmindeki Walter Sobchak karakteri (John Goodman) John Milius’dan esinlenerek yazılmıştır. Çok sayıda önemli filme ve senaryoya imza atan Milius’un yarattığı, yazdığı ve yapımcılığını üstlendiği Rome dizisi farklı dallarda birçok Emmy ödülü kazandı ve Altın Küre’ye aday gösterildi. Yayımlandığı 2006 – 2007 sezonunda HBO kanalının en başarılı yapımlarından biri oldu.
RICHARD BRADLEY (Yapımcı)
Richard Bradley iki kez Emmy ödülü kazanmış bir yönetmen olup, Lion Television’un kurucuları arasındadır ve yaratıcı önderliği altında tarih programları alanında dünyanın belli başlı yapım ekiplerini bir araya getirmiştir. Lion ekibi, tarih programlarının kalitesi ve kapsamı açısından uluslararası bir üne sahiptir. Geniş kapsamlı dramatizasyon, bilgisayar ürünü görüntüler (CGI), sunucu liderliğinde tarih programları ve arşiv gibi belli başlı bütün alanlarda faaliyet göstermiştir. Lion özellikle dünya tarihi alanında çok güçlüdür ve Klasik Çağ, Çin, Mısır ve Roma tarihi, Rönesans ve Haçlı Seferleri ve evrim tarihi gibi apayrı konularda uluslararası başarı kazanan diziler gerçekleştirmiştir. Bradley bu alandaki belli başlı tüm yayıncılarla çalışmış olup, başarılı ve karmaşık yapımların gerçekleştirilmesinde yılların deneyimine sahiptir. Cambridge Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nden yüksek akademik başarıyla mezun olan Bradley, Tarih alanında Gladstone Ödülü’nü kazanmıştır. Bradley Lion Television’u kurmadan önce 12 yıl BBC’de çalışmıştır.
BILL LOCKE (Yapımcı)
Lion Television’un Tarih ve Özel Projeler Başkanıdır. Cambridge Üniversitesi’nde hukuk alanında eğitim alan Locke, kısa bir süre avukat olarak çalıştıktan sonra BBC’ye katılıp, aralarında öncü çocuk programı Blue Peter dahil olmak üzere çeşitli programlar üzerinde çalıştı ve BBC’nin arkeoloji programı Meet the Ancestors’un dizi yapımcısı olarak görev aldı. Locke’un Lion Television’da gerçekleştirdiği programlar arasında African School, Chinese School ve en son olarak da, ekibin bütün bu yıl boyunca Şam’da çekimlerini gerçekleştirdiği Syrian School vardır. Tarih programları arasında da The Secrets of the Forbidden City, Weapons that Made Britain, Helen of Troy and From Ape to Man vardır.
BETTANY HUGHES (Ortak Yapımcı ve Uzman Danışman)
Bettany Hughes dünyanın belli başlı televizyon tarihçilerinden biridir. Oxford Üniversitesi’nden mezun olan Hughes’un çalışmaları İngiltere’de BBC ve C4, Amerika’da PBS, Discovery, History Channel ve National Geographic, Avustralya’da ABC ve Orta Doğu’da El Cezire dahil olmak üzere dünyanın dört bir tarafından yayınlanmıştır. Hughes’un gerçekleştirdiği programlar arasında The Moors, The Spartans, Athens: the Truth about Democracy, Helen of Troy, The Minotaur’s Island ve The History of the Bible vardır. BBC Radyo’ya sık sık katkıda bulunan Hughes İngiltere’de Klasiklerin eğitimi alanındaki başlıca dernek olan JACT’ın da başkanıdır. King’s College’de Araştırma Görevlisi olan Hughes çok takdir toplayan Helen of Troy kitabının yazarıdır ve yakın zamanda Socrates kitabı yayınlanacaktır.
NIC YOUNG (Yönetmen)
Nic Young televizyonda tarih programları alanında çalışan en yetenekli yönetmenlerden biridir. From Ape to Man programının yazarı olarak bir Emmy sahibi olan Young, İletişim alanında saygın Ulusal Bilim Derneği’nin ödülünü de kazanmıştır. Yönetmenliğini üstlendiği geniş kapsamlı tarih programları arasında The First Emperor: the Man who Made China (Discovery, TF1, C4), The Great Wall (Discovery, C4, France 5), South Africa Atlas (Discovery), Galileo, Kristallnacht ve Days that Shook the World dizisi için Christmas Truce (BBC, The History Channel) programının yanı sıra son zamanlarda BBC için gerçekleştirdiği Britain from Above ile C4 için On Tour with the Queen vardır. Young geniş kapsamlı projelerin ve karmaşık mekânlarda gerçekleştirilen çalışmaların üstesinden büyük bir ustalıkla gelmektedir.
JUSTIN POLLARD (Senarist)
Justin Pollard hem televizyon, hem de Hollywood ve uluslararası uzun metrajlı film alanında tarihçi, yazar ve tarih danışmanı olarak çalışmaktadır. Cambridge Üniversitesi’nde Arkeoloji ve Antropoloji Bölümü’nden mezun olan Pollard dokuz kitap yazmıştır; bunların arasında, büyük saygı gören Alexandria kitabı, History Today, BBC History Magazine ve Idler gibi dergiler için makaleler vardır. Pollard ayrıca BBC’nin entelektüel panel tartışması IQ’nun yazarları arasındadır ve uzun metrajlı film alanında senaryo ve tarih konusunda danışmanlık sunar. Pollard’ın katkıda bulunduğu filmler arasında Shekhar Kapur’un ‘Elizabeth’, Joe Wright’ın ‘Atonement’, Tim Burton’ın ‘Alice in Wonderland’ ve Alejandro Amenabar’ın son filmi, Rachel Weisz’ın başrol oynadığı Agora vardır. Televizyonda drama alanında da Showtime/BBC dizisi The Tudors için tarih danışmanı olarak rol almaktadır.
Çağdaş uygarlık bir bütündür, uzun bir sürecin ve zengin bir birikimin ürünüdür. İnsanlığın başlangıcından beri akıp gelen bu görkemli ırmak, yalnızca bir toplumun, bir kültürün ya da bir dinin eseri değil, bütün insanlığın ortak katkılarının mahsulüdür. Her din, toplum ve kültür kendi imkanları ölçüsünde bu sürece ve bu bütünün oluşmasına az veya çok katkıda bulunmuştur.Mezopotamya'dan kalkan uygarlık kervanı, Mısır, Akdeniz çevresi, İran ve Hindistan üzerinden dönüp Anadolu'ya gelmiş, oradan da Yunan adalarına geçmiştir. Büyük İskender'in Hindistan seferi ile yeni bir sentez oluşturan Doğu ve Batı düşünceleri Helenistik dönem boyunca egemenliğini sürdürmüştür. Daha sonra Yahudi ve Hıristiyan geleneğinin de katılımıyla zenginleşerek İslam dünyasına intikal etmiştir.
Tek tanrıcı iki büyük dinin (Yahudilik ve Hıristiyanlık) dayandığı temel ilkeleri sürdürmeyi amaçlayan İslam dini, geleneksel "Hikmet" prensibinden hareketle mensubu bulunan Müslümanları, insanlığın bütün evrensel mirasına sahip çıkmaya teşvik etmiştir. Bu temel espriyle yola çıkan Müslümanlar, Sekizinci yüz yıldan itibaren eski Mısır, Mezopotamya, Hint, İran, Orta Asya ve Grek dünyasının bilim ve düşünce mahsullerini İslam dünyasının ortak bilim ve kültür dili olan Arapça'ya aktarmışlardır. Böylece oluşan özgün İslam bilim ve düşüncesine dayalı yeni uygarlık anlayışı, uzun asırlar sürüp giden evrensel uygarlık kervanının öncü gücü olmuştur.
RÖNESANS VE AYDINLANMA
Bu uygarlığın özgün ürünleri, On ikinci yüz yıldan itibaren Arapça'dan Latince'ye ve İbranice'ye çevirilerek Batı Avrupa'ya aktarılmıştır. Böylece yeni bir dinamizm kazanan Latin dünyası, başlattığı hızlı gelişimini sürdürerek yeniden doğuşunu (Rönesans) ve yeniden şekillenişini (Reform) tamamlamıştır.
Bu sayede Batı dünyası, yavaş adımlarla ilerlemekte olan uygarlık kervanını hızlandırarak ona yepyeni bir ruh getirmiş ve yeni yönelimler kazandırmıştır. Bu yönelimler, On yedinci yüz yılda Modern düşüncenin doğmasını sağlamış, Modern düşünce Aydınlanmayı, Aydınlanma da On dokuz ve Yirminci yüz yıldaki, entelektüel, bilimsel, teknik ve kültürel oluşumları şekillendirmiştir.
İSLAM VE BATI MEDENİYETLERİ
Tarihsel perspektiften bakılınca, İslâm medeniyeti ile Batı medeniyetinin, kökleri aynı ortak ataya dayanan iki ailenin farklı kolları olduğu görülecektir. Çünkü her iki uygarlık da peygamberlik temelli Tek Tanrıcı geleneği sürdürmekte ve ortak ata sayılan Hz. İbrâhîm’in mirasını paylaşmaktadır.
Diğer taraftan medeniyet, insanın ortaya koyduğu her türlü yapıp-etmeleri, bilim, teknik, sanat, estetik güzellikleri sinesinde barındırır. İnsanın kendisine ve başkasına bakış tarzının ve ilişki şeklinin, değerler ve idealler topluluğunun bütünü ve insanlığın asırlar içerisinde oluşan deneyimlerinin hülâsası, her alandaki kazanımlarının ve başarılarının özüdür.
Uygarlığın gelişimini, indirgemeci, monolitik ve Avrupa merkezli bir yaklaşımla tek bir bölgeye, tek bir kültüre, tek bir dine, tek bir ırka, tek bir millete ve tek bir topluma mal etmek gerçekçi olmaz.
ÇAĞDAŞ UYGARLIK
Çağdaş uygarlığın ve onun dayandığı temel değerlerin oluşumunda, dünyanın diğer topluluklarının, kültürlerinin, dinlerinin ve bölgelerinin yanı sıra, hatta bazılarından çok daha fazla, Ortadoğu'nun, Müslümanların ve Türklerin büyük katkıları olmuştur.
Müslümanlar, Arap çöllerinden kalkarak Asya, Afrika ve Avrupa içlerine doğru ilerlemişler, daha önce buralarda kurulu bulunan uygarlık birikimlerini de özümseyerek Irak, İran, Orta Asya, Hint Alt Kıtası, Anadolu, Suriye, Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya’da kendilerine özgü bir uygarlık geliştirmişlerdir.Keza Orta Asya steplerinden kalkan Türk boyları, Doğu ve Batı yönlerinde ilerleyerek Çin ve İran kültürlerini içselleştirmiş ve kendilerine özgü bir kültür ve uygarlık kurmuşlardı. İslam dinini kabul ettikten sonra da İran, Irak üzerinden Anadolu topraklarına gelmişler, buradan Suriye, Mısır ve Balkanlar üzerinden Avrupa’ya doğru ilerlemişler ve Akdeniz’in iki yakasına egemen olmuşlardı. Özellikle uygulamaya koydukları çoğulcu yaklaşımla uzun asırlar boyunca yirminin üzerinde din, dil ve ırka mensup insanın barış, sevgi, huzur ve dostluk içinde birlikte ve bir arada yaşamalarını sağlamanın yollarını bulmuşlardı.
Türklerin, eski medeniyetlerin merkezi olan bölgelere yerleşmeleriyle birlikte oluşmaya başlayan yeni bir uygarlık konsepti, Ön Asya, Küçük Asya, Akdeniz ve Balkanlar’da adeta bir sevgi, barış ve hoşgörü çemberi oluşturmuştur. Daha sonra Viyana önlerine kadar ilerleyen Osman oğulları, bu anlayışı, uzun soluklu bir pakt haline (Pacta Ottomana) dönüştürmeyi başarmışlardır.
On sekizinci yüz yılda başlayan modernleşme çabaları, On dokuzuncu yüz yılda yeni ve köklü reformlarla devam etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra büyük Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen İstiklal Savaşı’nın ardından kurulan genç ve dinamik Türkiye Cumhuriyeti büyük bir kalkınma hamlesi başlatmıştır. Bunun yanı sıra gerçekleştirilen devrimlerle köklü bir modernleşme ve aydınlanma projesi hayata geçirilmiştir. İkinci Cihan savaşından sonra çok partili demokratik hayata geçiş ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti, kendi tarihinden ve kültüründen kopmaksızın çağdaş dünya ile bütünleşme hedefini devam ettirmiştir.
Görülüyor ki Türkiye’nin Avrupa Birliğine girişi, hem dini, tarihi ve kültürel bağlarla bağlı bulunduğu İslam dünyası, hem yakın akrabaları olan Türk dünyası, hem de yaklaşık dokuz yüz yıldır aynı coğrafyayı paylaştığı Avrupa için büyük önem ifade etmektedir.
PROJENİN HEDEFLERİ
Ne yazık ki dünyamızda, sevgi, hoşgörü ve barış gibi evrensel değerleri egemen kılarak uygarlığın geliştirilmesinden yana olanlarla; nefret, düşmanlık ve savaştan yana olanlar arasında büyük bir yarış ve mücadele sürüp gitmektedir. Bu durum, tabiatıyla gittikçe büyüyen ve insanlığın geleceğini tehdit eden çok tehlikeli parçalanmalara, bölünmelere, sürtüşmelere ve çatışmalara neden olmaktadır.
Öte yandan, bu düşmanlıklardan ve çatışmalardan menfaat elde etmeye çalışan istismarcı bir grup var. Bunlar her ülkede, her kültürde ve her coğrafyada farklı şekillerde, değişik tezlerle ortaya çıkıyorlar. Geçmişin derinliklerinde kalmış tarihi düşmanlıkları yeniden ortaya çıkarmakta, küllenmeye yüz tutmuş yaraları kaşıyıp kanatmakta yarar görüyorlar.
MEDENİYETLER ÇATIŞMASINDAN MEDENİYETLER İTTİFAKINA
Şüphesiz ki insanlığı felakete sürükleyecek olan bu kötü gidişi önleyebilmenin en etkili yolu çatışma kültürünü yaygınlaştırmak isteyen “Medeniyetler çatışması” anlayışına karşı, Türkiye’nin öncülük ettiği “Medeniyetler ittifakı” projesidir.
Bu projenin Türkiye tarafından önerilmiş olması önemlidir. Zira Türkler, tarih boyunca egemen oldukları topraklarda yaşayan insanların, etnik yapılarına, dillerine, dinlerine ve kültürlerine müdahale etmeden asırlarca barış ve hoş görü içinde birlikte ve bir arada yaşmalarını sağlayarak uygarlık tarihinde çoğulculuğun güzel örneklerini sergilemişlerdir. Batı’ya doğru akan nehir projesi, işte bu tarihi macerayı, üç bin beş yüz yıllık Batı’ya doğru bitmeyen koşuyu, ana kaynaklara inerek, orijinal belgelere dayanarak ve evrensel dilin yanı sıra çağdaş teknolojiyi de kullanarak anlatmaya çalışmaktadır.
Bu projenin gerçekleştirilmesindeki temel amaçlardan birisi de Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkisinin tek taraflı bir ilişki olmadığını ve Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesiyle, Avrupa’nın sahip bulunmadığı pek çok uygarlık değerini de Avrupa’ya taşıyacağını objektif bir dille anlatmaktır. Türkler, bugün değil, yaklaşık 900 yıldır Avrupa’da bulunmaktadırlar ve Kıta’nın şekillenmesinde de önemli roller üstlenmişlerdir. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa Birliği içerisinde yer aldığı takdirde, hem Türk dünyasıyla, hem de İslam dünyasıyla Avrupa Birliği arasında önemli bir köprü vazifesi görecektir.
Batı’ya doğru akan nehir projesi, işte bu anlayış, yaklaşım ve gerekçelerle hazırlanmıştır.
AÇILIŞ SAHNESİ/JENERİK ÖNCESİ
Açılış sahnesi Boğaz’ın girişinin foto-gerçekçi havadan çekimi ile başlar. Doğu’da güneş doğar ve ufuk hattının üzerinden yavaş yavaş görünürken nehrin dolambaçlı hattı boyunca yansır, ışıldar ve neresi olduğunu anında anladığımız bir peyzajı – antik dünya uygarlığının Doğu ve Batı yarımlarının kesişme noktasını - ortaya çıkarır. Güneş yükselirken biz aşağılara ineriz.
Kamera, Ridley Scott’un Gladyatör filminde Roma Kolezyumu çekimini andıran bir şekilde aşağı iner ve kendimizi 5. yüzyıl Konstantinopolis şehrinin üzerinde uçarken buluruz. Uzaklarda, klasik bir plana sahip olan şehirde tek bir devasa yapı yükselir. Bu, Roma İmparatoru Jüstinyen tarafından, Doğu Roma İmparatorluğu’nun gurur kaynağı olarak, Uygarlığın ebedi kudreti onuruna bir anıt olarak inşa edilmiş olan Kutsal Bilgelik Kilisesi’dir.
Bu devasa yapıya yaklaşıp merkezî kubbesi etrafında dönerken manzara değişir, yapının dört köşesinde dört minare yükselir ve modern Aya Sofya bütün ihtişamı ile ortaya çıkar, yanı başında da başka bir çağın görkemli bir anıtı olan Sultanahmet Camii belirir ve uygarlığın farklı dalgalarının bu kıyıya sürekli olarak vurduğunu çok gösterişli bir şekilde simgeler.
Kamera içeriye keser ve içinin mutlak ihtişamını karşısında izleyici mest olur. Bu görsel yolculuk sırasında dizinin ardındaki kavramı sunarız:
Roma İmparatorluğu çöktüğü zaman Batı Avrupa Karanlık Çağlar dediğimiz döneme girer; bir cehalet ve gerileme dönemi olan bu uzun kış mevsiminin sadece Rönesans’ın, yani “uygarlığın” yeniden doğuşunun başlangıcıyla çözülmeye başladığına inanılır. Ancak Doğu’da uygarlık ölmemiştir, tam tersine, günümüzde gerçek bir altın çağı olduğunu ve o olmadan Rönesans’ın da olmayacağını anladığımız bir döneme başlamaktadır.
Bu dönem Romalıların beklediği gibi bir şekil almaz, zira ortaya çıkan yeni güç bin yıl boyunca Batı’yı gölgede bırakacaktı. Ancak Romalılardan Mağribilere, Rönesans’tan Aydınlanma dönemine ve Endüstriyel Devrim’e kadar tüm imparatorlar ve fatihler Doğu’da doğan ve Batı’ya doğru yayılan bir uygarlık kaynağından ilham almıştır. Bu dizinin bize göstereceği üzere, “Batı uygarlığı” gözüyle baktığımız uygarlık, Doğu’dan Batı’ya sürekli olarak yayılan muhteşem bir fikir, bilgi, ilim ve icat akımının içinde tek ve kısa bir aradan başka bir şey değildir.
FİZİKSEL UNSURLAR
Bu dizinin bir yönetmen için potansiyel mutluluk kaynaklarından biri, çoğu Batılı izleyiciler tarafından daha önce hiç görülmemiş olan mekânların ihtişamını ve güzelliğini sergileme fırsatıdır. Örneğin, efsanevi Topkapı Sarayı Batı’nın televizyon programlarında çok fazla incelenmemiştir ve aynı durum Çatalhöyük, Şam’daki Emevi Cami, Babil’in ve Persepolis’in harika anıtları için de geçerlidir.
Bu durum binaların yanı sıra, sanat eserleri için de geçerlidir. Batılı sanat ve mimari gelenekleri ile çok aşina olduğumuzdan, burada Doğu ve Orta-Doğu dünyalarının görsel geleneklerini ve stillerini ayrıntılı bir şekilde inceleme imkânına sahibiz. Televizyon programları, kendi estetik değerleri için görüntülenen eserlerin ve yapıların sahip olduğu görsel gücünü büyük ölçüde unutmuştur. Amacımız, o geleneği yeniden keşfetmek ve canlandırmaktır. Bu dizi, görsel duyular için bir şölen oluşturacaktır.
Dolayısıyla dizinin hem HD olarak çekilmesi, hem de, hareket tespit ettiğimiz yerde oyalanmamıza, yapıları aralıklı çekim sekanslarıyla diğerlerinden ayırmamıza ve görsel ortamı mümkün olduğu kadar uzatmamıza izin verecek en ileri ve çok hızlı kameraların kullanılması tavsiye edilmektedir.
CGI YOLUYLA VURGULAMA
Aynı zamanda, uygun olduğu yerlerde, o anıtların ilk inşa edildiği dönemlerin dünyasını canlandırmak için bu unsurların muhteşem fizikselliğini en yüksek kalitede CGI ile birleştirmeyi planlıyoruz. O anıtların çoğunun modern binaların arasında kaybolup gitmesi kaçınılmazdır, halbuki ilk inşa edildiklerinde genelde ufuktaki en büyük ve en etkileyici yapıları oluştururlardı; bu anıtların asıl anlamlarını ve zihin üzerinde uyguladıkları gücü anlamamıza yardımcı olmak için CGI vasıtasıyla onlara eski ihtişamlarını kazandıracağız.
DİĞER CGI UNSURLARI
Mimari ve coğrafya: binalar ve haritalar. Bütün binalar inşa edildikleri şekilde var olmaya devam etmezler, dolayısıyla rastladığımız harabelerin bazılarını daha iyi anlayabilmek için gerekli olduğu yerlerde bu yapıları baştan yaratacağız.
Ayrıca izleyicilerin bu bölgenin coğrafyası ve siyasi tarihi boyunca Doğu’dan Batı’ya ve tam ters yönde yapılan yolculuğu ve düşünce akımlarını, ticaret yollarını, göçleri ve orduları izleyebilmeleri için bir dizi foto-gerçekçi harita ve hava çekimlerinden yararlanacağız.
ARKEOLOJİ
Fikirlerin televizyon programları yoluyla sunulması için en iyi yol kelimeler değil, fiziksel kanıtlar ve etkinliklerdir. Burada izleyeceğimiz akımlar için gerekli olan kanıtların büyük kısmını sunan arkeoloji, hikâyemiz için gerekli olan belli başlı atlama taşlarının bazılarını bize sağlayacaktır. Uygarlığın ilerleyişine dair ilginç kanıtlara kendi gözlerinizle tanık olabilmeniz için Çatalhöyük, El Mina, Avaris ve Aşkelon gibi sitleri ziyaret edeceğiz.
İNSAN FAKTÖRÜ
Tarih, eserlerin ve olayların yanı sıra insanlardan da oluşur. Eserler insanlar tarafından yapılır, olaylar da insanların aldıkları kararlar sonucu meydana gelirler.
DRAMATİZASYON
Bir televizyon belgeselinde tarih anlatıldığı zaman, doğrudan gösterilenlerle izleyiciden hayal edilmesi istenilenler arasında bir denge oluşturmak gerekir.
Dramatizasyonun bu çerçeve içinde iki amacı vardır.
Birincisi izleyicinin geçmişi hayal etmesine yardımcı olmaktır. Bu yöntemin en çok işe yaradığı yer, bize doğrudan gösterilenlerin – binaların, resimlerin, mekânların, kelimelerin – dönüştürülmesini ve bir ana akla yatkın bir yorum getirilerek izleyicilerin bu konular üzerine şöyle düşünmesini sağlanmasıdır:
Tarihin o döneminde orada olabilseydim neler görürdüm? O dünya neye benzerdi? O buluşmaya tanık olmak, orada yer almak nasıl bir his uyandırırdı?
Dolayısıyla dramatizasyon sekanslarımızın amacı hikâyenin kendisini anlatmak veya anlatımın ağırlığını iletmek değildir. Kısa ve dramatik sahneleri hikâyedeki bazı köşeleri dönmek ve izleyicilerin sunulan bilgiler sonrasında biraz dinlenmesini sağlamak ve insanlar arasındaki belli bir etkileşim anı üzerinde düşünmesine izin vermek için kullanacağız.
Bu dramatizasyonları mektup, günlük, resim ve her türlü kayıt gibi, gerçek insanların ne düşündüğü, ne dediği, ne yaptığı ve nedenlerini kavramamıza yardımcı olacak ana kaynak malzemelerine dayandıracağız.
Dramatize edilen sahnelerin ikinci amacı da, bugüne kadar ele almadığımız bir konuya eğilecek olan yeni bir araştırma alanına çarpıcı bir giriş sağlamaktır
İNSANİ FAKTÖR - BELGESEL
Geçmişle olan bağlantılarımız başka bir şekilde de canlandırılabilir. Dramatize edilen olayların yanı sıra, tarihin sürekliliğini, insanlık tarihinin DNA’sı sayılabilecek olan törenler, halk sanatı ve dinî uygulamalar yoluyla da izleyebiliriz. Mümkün olduğu yerlerde, geçmişin modern dünyada var olmaya devam eden belgesel nitelikteki izlerini, imparatorlukları inşa eden ve onların soylarından gelenlerin hayatlarında yer almaya devam edenlerin kalıntılarını bulacağız.
NIC YOUNG
Uygarlık, tek bir kültürün mülkü değildir, tek bir grup tarafından tek bir yerde yaratılmamıştır, tarih öncesi çağlardan beri farklı uluslar arasında bir nehir gibi akmıştır. Her ulus kendi derelerini kattıkça nehir gelişmiştir, koskoca kıtaların üzerinde sayısız yüzyıl boyunca kıvrılarak ilerlemiş ve zayıflayan kültürlerin kendilerinden sonra gelenlere bıraktığı son armağan olmuştur.
Bu, o nehrin hikâyesidir, tek bir ulusun uygarlığının değil, hepimizin ortak mirası olan uygarlığın kendisinin hikâyesidir.
Uygarlık, ırk, inanç ve yaşadığımız çağa bakmaksızın bizi birbirimize kenetler. Ancak televizyon programlarında uygarlığa hep çarpıtıcı bir mercekten bakılmıştır; sanki uygarlık tamamıyla Batılı bir kavramdır, Eski Yunan’da bir yerlerde yaratılmış, Roma’da geliştirilmiş ve Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle kaybedilmiştir, Rönesans ve Aydınlanma döneminde ise yeniden ortaya çıkmıştır. Aslında bizim bu dizide anlatacağımız hikâye, “Batı” uygarlığının bir uzun süreli bir sürecin – Doğu’da doğan ve en azından 16. yüzyıla kadar sürekli olarak Batı’ya doğru akan bir bilgi ve düşünce nehrinin – sadece bir parçası olduğu üzerine kuruludur. Batı’nın endüstriyel üstünlüğünün yarattığı kendini beğenmişliğe rağmen, bazıları bu nehrin hâlâ aynı yönde akmaya devam ettiğini savunur. Bu açıdan sahip olduğumuz kibiri kabulleneceğiz ve Batı’da hiçbir televizyon izleyicisinin bugüne kadar çıkma ayrıcalığına sahip olmadığı bir keşif yolculuğu sırasında bu kibiri tersine çevirmeye çalışacağız.
Bu dizide uygarlık dediğimiz şeyin ne olduğunu ve eski çağlardan ve Yakın Doğu’dan bize nasıl ulaştığını araştıracağız. Fikir alışverişinin pusulanın tüm yönlerini kapsadığını göreceğiz; bu yepyeni bakış açısı sayesinde televizyonda daha önce hiç gösterilmemiş hikâyeleri, eserleri ve mekânları ortaya çıkaracağız. Bu dizi kültürlerin yükseliş ve çöküşlerini, Doğu’nun Orta Çağlardaki üstünlüğünü veya Batı’nın endüstriyel zaferini konu almaz. Bu dizi, uygarlığın çeşitli tarihî olaylardan nasıl sağ çıktığını, bir yerde öldüğü sanıldığı zaman bile oradan alınıp başka bir yerde nasıl ortaya çıktığını gösterecektir. Bu yolculuk dört bin yılı kapsayacak ve bizi Yeni Dünya’dan eski çağlara ve Uzak Doğu’ya kadar götürecektir.
Dizi birer saatlik yedi bölümden oluşmaktadır ve her bölüm, aralarından uygarlık nehrinin geçtiği kültürlerin arasındaki karşılıklı etkileşimin tek bir yönünü konu alacaktır.
JUSTIN POLLARD
ULUSLARARASI VERSİYON
BİR – İKİ NEHİR ARASI
İKİ – İBRAHİM’İN MİRASI
ÜÇ – ÇÖLDE DOĞAN GÜÇ
DÖRT – OSMAN’IN RÜYASI
BEŞ – NEHRİN GERİ AKIŞI
ALTI – PAX OTTOMANICA
YEDİ – NEHİR AKMAYA DEVAM EDİYOR
TÜRKÇE VERSİYONU
BİR – İKİ NEHİR ARASI
İKİ – BAŞLANGIÇTA…
ÜÇ – İBRAHİM’İN MİRASI
DÖRT – İSKENDER’İN HAYALİ
BEŞ – ÇÖLDE DOĞAN BİR GÜÇ
ALTI – ALTIN ÇAĞ
YEDİ – BİN YILLIK YOLCULUK
SEKİZ – OSMAN’IN RÜYASI
DOKUZ – NEHRİN GERİ AKIŞI
ON – İKİ DÜNYANIN KARŞI KARŞIYA GELMESİ
ON BİR – PAX OTTOMANICA
ON İKİ – GÜNEŞİN PARLADIĞI YER
ON ÜÇ – NEHİR AKMAYA DEVAM EDİYOR


